TARİHİ KAYNAKLARA GÖRE TÜRK GÖÇEBELERİNDE DİNLER, KÜLTLER, RİTÜELLER İLE İKONOGRAFİ (M.S. 8. YÜZYILA KADAR)

Bilge Kağanın Cenaze Merasimi Çinli Ressam her detayı resmetmiş.Göktürklerin Kurt Totem sancakları.Maskeler.Cenazeye katılan beylerin saçları.Kurt başı ve Masanın üstündeki köpek
TARİHİ KAYNAKLARA GÖRE TÜRK GÖÇEBELERİNDE DİNLER, KÜLTLER, RİTÜELLER İLE İKONOGRAFİ (M.S. 8. YÜZYILA KADAR)
ÖLÜME BAKIŞ: CENAZE RİTÜELLERİ VE MEZARLAR
Demir Çağ, Antik Çağ ve Erken Orta Çağ boyunca değişik Asyalı göçebe topluluklarında bazı farklılıklarla birlikte birbirleriyle benzerlik gösteren cenaze ritüelleri uygulanmıştır. Bu konuda Yunan, Roma. Çin, Latin, Bizans ve Türk kayıtları önemli bilgiler vermektedir. Avrasya steplerinde aynı veya farklı zamanlarda yaşamış değişik Türk göçebelerindeki ortak inanç, ölümden sonraki hayatın devam ettiği ve ruhun ölmediği düşüncesiydi.
Yunanlı tarihçi Herodotus (1890 I: 1.216, 4.71-75, 127) M.Ö. 5. yüzyıldaki eserinde, İskitler ve onların bir kolu olan Massagetlerin ölüme bakışları ve cenaze törenleri hakkında detaylı bilgiler vermektedir. İskitler, hükümdarları öldüğü zaman onu mumyalarlardı. Ölünün vücudu tamamıyla mumlanırdı. Ölünün karnı yarılır ve içi temizlenirdi. Sonra kesilmiş bitkiler, baharatlar, maydanoz tohumu, anason ile doldurulur ve karnı dikilirdi. Ölü bir arabaya konur ve idaresindeki başka bir topluluğa götürülürdü. Sonra bunu teslim alanlar, İskitlerde geleneksel olan yas törenini gerçekleştirirlerdi. Kulaklarının bir kısmını keserlerdi, başlarını tıraş ederlerdi, kollarını keserlerdi, alınlarını ve burunlarını yırtarlardı ve oklarla sol ellerini delerlerdi. Sonra taşıyıcılar, hükümdarın olduğu arabayı idaresinde olan başka topluluklara götürürdü. Bütün toplulukların ziyaretinden sonra ölü, idaresindeki toplulukların en uzağındaki geleneksel olarak hükümdarların gömüldüğü bölge olan Gerrian’a gömülürdü. Burada ölü için önceden dörtgen büyükçe bir çukur açılırdı. Ölü mezarın içinde, yapraklardan bir yatağa yatırılırdı. Ölünün her bir yanına mızraklar dikilir ve üzeri odunlarla kapatılır ve mekanın tamamı da hasırla kapatılırdı. Mezarın boş kalan yerine boğazlanmış bir cariyesini, bir kupa taşıyıcısını, bir aşçısını, bir at bakıcısını, bir hizmetçisini, bir habercisini, atlarını, altın kupalarını ve diğer başka şeyleri konulurdu. Sonra üzerini toprakla büyük bir tepe yaparlardı. En büyük tepeyi yapmak için uğraşırlardı.
Bir yıl sonunda, onun en iyi hizmetlilerinden ve atlarından ellişer tanesi boğulur. İçleri çıkarılıp temizlenir ve saman doldurulup tekrar dikilir. Ağaçtan kazığa geçirilen gem ile dizgin vurulmuş atların üzerine, yine kazığa geçirilmiş insanlar konarak oluşturulan atlılar, mezarın çevresine yerleştirirlerdi.
İskitlerde halktan insanlar öldüğü zaman, cesed en yakın akrabaları tarafından bir arabaya konur ve arkadaşlarına ziyarete götürülürdü. Arkadaşları tarafından ağırlanırlar ve gelenlere yemekler verilirdi. Misafirlere verilen yemek kadar ölünün önüne de yemek konurdu. Kırk gün boyunca ölüler gezdirilirdi ve sonra gömülürdü. Ölüyü gömdükten sonra temizlenirlerdi. Erkeklerin ve kadınların temizlenme şekilleri farklıydı. Erkekler, başlarına yağ sürüp yıkarlardı.
Gövdelerini temizlemek içinse, üç sırığı yukarıda birleşecek şekilde birbirlerine dayarlar ve üzerine de yünlü keçe örterlerdi. Mekanın ortasına bir çukur açarlar, içine kızgın taşlar koyarlardı. Taşların üzerine topraklarında yetişen kenevir tohumlarını dökerlerdi. Böylece çok buhar olurdu. Bu buhar banyosunda, İskitler mutluluktan bağırırlardı (bir kurt gibi ulurlardı). İskitler vücutlarına su değdirmezdi. Bu buhar banyosu onların yıkanmasıydı. Kadınlar ise selvi, sedir ve günlüğü üzeri pürüzlü bir taşta kalın bir nesneyle dövüp su katarlardı ve meydana gelen karışımı yüzlerine ve vücutlarına sürerlerdi. Çok güzel kokarlardı ve ertesi günü bu karışımı kaldırdıktan sonra tenleri parlamış ve temizlenmiş olurdu. İskitler için atalarının mezarları son derece önemli ve kutsaldı. Düşmanları tarafından mezarlarına dokunulduğu taktirde savaş çıkartmaya hazırdılar.
Avrasya steplerinde yaşayan İskitlerde geleneksel olarak uygulanan cenaze töreni ritüeli, onların bir kolu olan Orta Asya’lı Massagetlerde daha farklı bir şekilde uygulanıyordu. Massagetlerde, yaşlıları akrabaları sürü hayvanlarıyla beraber öldürür sonra etleri pişirir ve yerlerdi. Bu şekilde ölmek büyük bir mutluluktu. Hastalıktan ölenler yenmez gömülürdü. Öldürülmeden yaşamın son bulması onlar için üzücü bir durumdu. Konuyu Strabon (1856 II: 11.8.6) biraz daha farklı anlatmakta ve onlara göre en iyi ölümün yaşlıyken koyunla birlikte kesilip etlerinin birlikte yenmesiydi. Hastalıktan ölenler ise dışarı atılır ve vahşi hayvanlar tarafından yenilirdi. Çeşitli yerleşik ve göçebe kültürlerde de benzer adetler vardı (Strabo 1856 II: 10.5.5, 11.11.3, 11.11.8). Strabon’a göre Hazarlılarda (Hazar Denizi halkı) biri yetmiş yaşına ulaştığında ailesi tarafından bir yere kapatılıp aç bırakılır ve öldürülürdü. Bu gelenek İskitlerde de bulunyordu. Orta Asya’da Sogdiana ve Baktrianadaki yerleşik kültürlerde, biri hastalıktan veya yaşlılıktan zayıf düşerse, canlı olarak dışarı atılır ve köpekler tarafından yenirdi.
İskitlerin cenaze ritüelleri ve mezarları hakkındaki tarihi bilgileri, 19. yüzyıldan beri devam eden arkeolojik çalışmalar da desteklemektedir. İncelenmiş olan daha çok soylulara ait klasik İskit mezarları, yapısal olarak bazı farklılıklar göstermesi yanında genel hatlarıyla taştan veya ahşaptan mezar odası veya odaları ile üzerindeki toprak veya taşlardan tepelik veya yükseltili kısımlarından oluşan kurgan olarak bilinen mezarlardı. Genellikle altta toprağa açılmış mezar odası, kütüklerden yapılmış iç içe iki dikdörtgen planlı mezar odasından oluşmakta olup içinde de ayrı olarak ölünün yattığı tek parçadan ahşap bir tabut da bulunmaktaydı (bölümlerin sayısı değişebiliyordu). Üzeri de yine kütüklerle örtülüyordu. Taban da ahşapla kaplıydı. Bu üç bölümden meydana gelmiş mezar odaları daha sonra Hsiung-nuların daha çok soylulara ait bazı kurganlarındaki mezar odalarında da görülecektir. Bazen de toprağa açılmış mezar odalarının içinin etrafı ve üzeri dikdörtgen planlı büyük taş levhalarla oluşturuluyordu. Ya da mezar çukurunun içinin etrafı dairesel olarak dizilmiş taşlardan meyadana geliyordu. Daha sonra daha detaylı anlatacağımız üzere cenaze ritüeli ile bağlantılı olarak mezarlara ölenin eşyaları, atları, eşleri ve hizmetlileri de konuluyordu. Karadenizin kuzeyinde M.Ö. 6-4. yüzyıldan kalmış toprak örtülü kurganların yükseklikleri yaklaşık 21 m.’ye çapları ise yaklaşık 350 m.’ye ulaşabiliyordu (Fig.15). Büyük kurganlar, büyük taş levhalarla çevrilirdi ve böylece tepeler desteklenirdi. Ayrıca etrafları da hendekle çevriliydi. Mezarların üzerlerine muhtemelen ölen kişiyi temsil eden anı amaçlı taştan heykel konurdu (fig.16). Bu mezar taşı koyma geleneği sonradan T’u küelerde de görülmüştür. Bölgede M.Ö. 7-5. yüzyıllar arasında dikdörtgen ve oval planlı çukurların olduğu basit mezarlar yaygındı. Karadenizin kuzeyinde, M.Ö. 6. yüzyılda ortaya çıkmış ve M.Ö. 3.yüzyıla kadar yapımına devam edilmiş üzeri tepelik, alttaki ana mezar bölümü katakomp tipli çok odalı mezarlar da bulunuyordu (Fig. 17). Bu mezar tipinin karakteristik özelliği katakomp bölümüyle bağlantılı koridorlu bir girişin yani dromosun olmasıydı. Bu tip mezarlar doğu-batı eksenindeydi. Ölülerin başları ise batıya bakıyordu. Sıradan insanlar genellikle kamış, çimen, ağaç kabuğu gibi malzemelerden yapılmış hasır üzerine yatırılırdı. Bazende keçe, yün, deri veya ahşap üzerine yatırılırdı. Fakat ileri gelenler genellikle ağaç konstürksiyonlu odalar ile tabuta konulurdu (Melyukova 1995: 35-46, fig.31; Gumiliev 2006:125-158). İskitlerde mezarların üzeri sadece topraktan tepelik yapılmazdı. Altaylar da taş örtülü mezarlar yaygındı. Altaylarda M.Ö.8- 6. yüzyıllar arasında İskitlere ait erken dönem mezarlar daha basitti. Fazla derin olmayan mezar çukurunun içinin etrafı dairesel olarak taşlarla çevrilirdi ve mezarların üst örtüsünün çapı 10 m.’ye varabilirdi. Mezar çukurunun zemini taşlarla örtülmüş örnekler de bulunuyordu. Ölünün başı güneybatıya bakıyordu ve büzülerek konmuş bedeni sola doğru döndürülüyordu. Yine atları ve gündelik eşyaları da mezara konulurdu. İskitlerin klasik dönemi olan pazırık döneminde (M.Ö. 5-3. yüzyıllar), mezar tipi değişme göstermiştir. Üzerinde taşlardan yığın olan kurganların çapları 60 m. yükseltileri ise 3 m. kadar ulaşabiliyordu. Altta mezar odaları temel olarak iki tipteydi. Birincisi ahşap konstrüksyonlu mezar odaları ki bazen iç içe kütüklerden yapılmış iki dikdörtgen planlı mezar odası bulunuyordu. Bu ahşaptan mezar odalarının içinde tabut bulunuyordu. İkinci tipte ise taş levhalardan yapılmış dikdörtgen planlı mezar odaları bulunuyordu. Bu dönemde ölülerin başı doğuya bakıyordu ve büzülmüş olarak sola ya da sağa yatırılıyorlardı. Ölüler giydirilerek konuluyordu. Kıyafetleri kürk, deri ve keçeden kaftanlı, sivri başlıklıydı ve pantolonluydu. Tabutlar sedir ağacından yapılıyordu. Üzerinde de hayvan figürleri (koruyucu kaplan gibi) olabiliyordu. Dizginli ve eğerli kurban edilmiş atlar mezar odasının kuzeyine yerleştiriliyordu. Bu mezar ritüeli sonrasında Hsiung-nularda da görülmüştür. Altaylardaki İskit mezarlarının büyüklükleri sınıf farkına göre değişiyordu. Bahsettiğimiz kurganlar daha çok soylulara aittir. Karadenizin kuzeyinde olduğu gibi bazen grup gömüleri de bulunuyordu. Yapılan incelemelerde M.Ö. 9-2. yüzyıllarda Altaylarda, taş örtülerinin formuyla ilgili üç ana tip İskit dönemi mezarı bulunduğu anlaşılmaktadır. Birincisi, üzeri taş yığınlarıyla yapılmış mezar tipi, ikincisi üzeri taş sırasıyla daire (çember) yapılmış mezar tipi ve üçüncüsü içi taşlarla dolu yükseltisiz dairesel planlı (dairesel platform) mezar tipidir (Rudenko 1960: 22- 108; Rudenko 1970: 1-20; Barkova 1978: 21-78; Bokovenko 1995: 285-295; Bourgeos vd. 2007: 9, 48, 52, fig. 13-14, 30, 73,76) (fig. 18-19). Bazen bu mezarlarla bağlantılı olarak doğuya doğru (yığın tiplerde) ve batıya doğru (çember ve platform tiplerde) ayakta büyük taş (balbal) sıraları konulurdu. Bu uygulama daha sonra T’u-külerde de görülecektir. Bu taşlar muhtemelen öteki yaşantıda ölene hizmet edecek öldürülen düşman askerlerini temsil etmekteydi. İskit kurganları, yapısal kuruluş olarak özellikle Çin mezar yapılarıyla benzerlik göstermekteydi. Çin kaynaklarından (Hsün Tzu 1969: 105) ve arkeolojik verilerden (Chang 1971: 318-320) erken dönem Çinlilerin kurganları, toprağa açılmış mezar çukuru, ahşap mezar odası ve tabuttan meydana gelmiş olup tepelik bir alandan oluşuyordu. Çinlilerde de ölüyle birlikte insan kurban ediliyordu. Ayrıca çeşitli eşyalar, atlar ve arabalar konuluyordu
Aral gölünün kuzeyi, doğusu ve güneyinde yaşayan İskitlerin bir kolu olan Orta Asya’lı Sakalarda ise M.Ö.7-3. Yüzyıllar arasında bazı farklılıklarla birlikte genel olarak yukarı da bahsettiğimiz mezar kuruluşunun uygulandığını görüyoruz (Yablonsky 1995: 201-235). Mezarlar genellikle bir mezar çukuru ve üzerindeki tepelikten oluşuyordu. Tepeliklerin çapları 100 m.’ye ve yükseklikleri 10 m.’ye kadar ulaşabiliyordu. Büyük tepeler büyük taş sıralarıyla desteklenmiş ve hendeklerle çevrilmiştir. Tepelikler kimi zaman topraktan veya alternatif olarak toprak ve çakıl taşları katlarıyla hazırlanmakta ve en alttaki toprak yüzeyi de büyük taşlardan oluşmaktaydı. Mezar odasıyla bağlantılı dromoslu örnekler de bulunuyordu. Genellikle oval, yuvarlak ve dörtgen plandaki mezar odaları taş levhalardan veya ahşap konstrüksiyondan meydana geliyordu. Bazen ölü hasır üzerine yatırılır ve genellikle başı batıya (Aral gölünün doğu ve güneyinde) veya kuzeye (Aral gölünün kuzeyi) yönelmiştir.
Mezarların büyüklükleri, mezar odalarının yapısı ve içindeki buluntular, sınıf farkına ve bölgeye göre değişirdi. İskitlere ait kurganların merkezindeki mezar odasının etrafında, diğer yaşantısında ihtiyacı olacağı için geleneksel olarak cenaze töreni sırasında konulanlar bulunmaktaydı. Mezarın içine ölüyle birlikte diğer yaşantısında kullanacağı ve ona hizmet edeceği kıyafetler, altın, gümüş ve bronzdan taçlar, gerdanlıklar, küpeler, bilezikler, çeşitli takılar, aynalar, kaplar, boynuz şeklinde ritonlar (içki kapları), taraklar, elbise süslemeleri, bronz buhurdan (içinde yanmış kenevir tohumları bulunuyordu), altın ve demir silahlar (kılıç, balta, mızrak, ok, yay, kalkan), bronz ve altın askeri kıyafetler (miğfer, zırh), seramikler, renkli keçe ve deriden eğerler, koşum takımları, yünden yer halısı, keçeden duvar halısı, keçeden kuğu, çadır direkleri, müzik aletleri, araba, üzerinde hayvan veya hayvan mücadeleleri, insan, ilah, yaratık gibi figürler ile geometrik ve bitkisel motiflerin yer aldığı madeni, ahşap ve keçeden eserler, geyik ve griffin at maskları, çeşitli süslemeler, yemekler, kurban edilmiş atlar, koyunlar, inekler, eşler ve hizmetliler konurdu. Pazırık mezarlarda bulunmuş olan bronz buhurdanların (fig. 19) içindeki taş ve yanmış kenevir tohumları (Jettmar 1967: 106, fig. 83-84; Rudenko 1970: 284- 285), cenaze törenlerinde ritüel amaçlı tütsü yapıldığına işaret etmektedir. Bu kazanların üzerinde çadır direkleri de bulunmuştur. Herodotus (1890 I: 4.75), İskitlerin cenaze törenlerinden sonra kurdukları özel çadırda kızgın taşların üzerine koydukları kenevir tohumlarıyla buhar banyosu yaptıklarını kaydetmiştir. Bu uygulama ritüel amaçlı temizlenme ayini yaptıklarını göstermektedir. Muhtemelen cenaze sırasında ve sonrasında uygulanan tütsü ayini ölen ve törene katılanlar için kötülüklerden korunma ve ruhsal arınma sağlıyordu. Aynı zamanda kenevir buharı ile transa geçiyorlardı. 5 nolu Pazırık kurganında (M.Ö. 241 civarı) bulunmuş bir yün kumaş üzerindeki sahnede (Rudenko 1970: 296-297; Rubinson 1990: 54-55, fig. 10-11), izlerden yola çıkılarak yapılan tahmine göre muhtemelen bir buhurdan (ya da altar) etrafında dört kadın ayin yapmaktadır. İran-Mezopotamya özellikleri gösteren bu kumaş ve sahne, muhtemelen İran’dan ithal edilmiştir.
İskit kurganları ve cenaze ritüelleriyle ilgili buluntular genel olarak Avrasya steplerine özgü gelenektedir. Genellikle İskitlerin dinsel ve günlük yaşantılarıyla bağlantılı figür ve motiflerin yer aldığı sanat eserlerinde yerel özelliklerle birlikte Yunan, İran, Mezopotamya, Çin ve Hint gibi yerleşik kültürlerin inançlarıyla ilgili figürler de yer almıştır. Üslup ve konular açısından batı yani kuzey Karadenizdeki İskitler üzerinde daha çok Yunan ve İran etkileri görülürken doğudaki yani Altaylardaki İskitler üzerinde ise daha çok İran ve Çin’in etkilerini görüyoruz. Bulunmuş olan eserlerin bazılarını İskitler kendileri üretmiş bazılarını ise ticaret yoluyla başka toplumlardan almışlardır. Üsluplarına baktığımızda İskit sanat eserlerinde yerli ve yabancı ustaların çalışmış olduğu anlaşılmaktadır. İskit eserlerinde saf bir üsluptan bahsedemeyiz. İskit eserlerinde, Avrasya steplerinin göçebe sanatı ile Yunan, İran ve Çin gibi yerleşik kültür sanatlarının birlikte görüldüğü eklektik bir yaklaşım söz konusudur.
Ölü gömme adetlerinden anlaşıldığı üzere İskitlerde olduğu gibi Hsiung-nularda (Hunlar) ve T’u-küelerde de (Türkler) ölümden sonra yaşantıya inanıldığı anlaşılmaktadır. Antik Çağ’daki Hsiung-nuların ölü gömme adetleri üzerine az da olsa Çin kaynakları önemli bilgiler vermektedir. Şi-ki’ye‘Şi-ji’ (110. kitap) göre (Sima Qian II 1993: 137) ölüyü altın, gümüş, elbise ve kürkle beraber iç ve dış olmak üzere çift tabuta koyarlardı. Mezarın üzerinde tepe ve ağaç olmazdı. Ayrıca yas kıfafetleri yoktu. Liderin ölüsünü hizmetli ve cariyesinden oluşan yüzlerce, binlerce kişi takip ederdi. Daha sonra yazılmış Han-şu (94. kitap) kroniği de benzer ifadeler kullanmaktadır (Wylie 1874: 411). Kayıda göre, Antik Çağ’da Hsiung-nular ölüyü tabutlara yerleştirirler ve içine altın, gümüş, elbise koyup gömerlerdi. Bunlarda mezar tepesi, mezarda ağaç ve cenazede yas töreni yoktu. Liderlerinin cenazesini, hizmetliler ve cariyelerinden oluşan onlarca, yüzlerce kişi takip ederdi. Chavannes (1895 1: LCXV), Eberhard (1996:76), Gumiliev (2002: 115) ve Roux (1999: 280; 2011: 285) gibi bazı araştırmacılar bahsettiğimiz kaynaklara dayanarak bu topluluğun kurban edildiklerini düşünmektedir. Fakat cenaze törenindeki kişilerin kurban edildiklerine dair kesin bir bilgi yoktur. Arkeolojik verilerde de ölüyle birlikte başka insanların da kurban edilip gömüldüğüne dair bir veri yoktur. Mezarlarda muhtemelen yasla ilgili olarak saç örgüleri bulunmuştur(Baumer 2014: 32). Fakat İskit mezarlarının bazılarında, ölüyle birlikte eşleri, cariyeleri ve hizmetlilerine ait iskeletler tespit edilmiştir. İskit mezarlarında da saç örgüleri bulunmuştur. Şi-ki’ye‘Şi-ji’ (110. kitap) göre (Sima Qian II 1993: 130, 144) Hsiung-nularda baba öldüğü zaman oğlu üvey annesiyle ya da erkek kardeşlerden biri öldüğünde hayatta olan kardeş dul kalan kadınla evlenebilirdi.
Latin tarihçi Jordanes göre (1915: 123-125), Hun hükümdarı Atilla’nın 453 yılındaki ölümünden sonra büyük bir cenaze töreni gerçekleştirildi. Yas töreni düzenleyerek Hun geleneklerine göre saçlarını yolmuşlar, yüzlerine derin yaralar yapmışlardı. Sonra ölüyü ipekten çadıra koymuşlardı. Topluluğun en iyi atlıları akrobatik hareketler yaparak çadırın etrafında dönmüşlerdi. Bundan sonra çadırda, hükümdarın yaptıklarını anlatan mersiye okunmuştu. Yas töreninde okunan mersiyeye strava diyorlardı. Ölüyü geceleyin toprağa gömmüşlerdi. Mezarda üç tabut yer alıyordu ve her birinde sırasıyla altın, gümüş ve demir bulunuyordu. Bunlar onlara göre, Atilla’nın hükümdarların en güçlüsü olduğunu ifade ediyordu. Demir hükmettiği ulusları, altın ve gümüş ise imparatorluklardan gördüğü saygıyı gösteriyordu. Ayrıca kazandığı savaşlardaki silahları, değerli takılar, taşlar ve çeşitli süslemeler de mezara konmuştur. Değerli eşyaların korunması için hükümdarı gömenler sonra öldürülmüştür.
Çin kayıtlarından, 386-618 yılları arası tarihi anlatan ve 659 yılında tamamlanmış Pei-şi’ye göre, Eftalitlerden zengin birisi öldüğü zaman taş yığınından ev formunda (muhtemelen çadır tipinde) tepelik mezar yaparlardı. Fakir biri öldüğü zaman ise toprağa çukur kazıp gömerlerdi. 7. yüzyılda yazılmış Liang Şu’ya göre ise, ölü ahşap tabuta konulup gömülürdü. Ailesinden birisi ölen çocuk kulaklarından birini keserdi (Enoki 1959: 49-50). Bizanslı tarihçi Procopius’a göre (1914 I: 1.3), zengin biri öldüğü zaman arkadaşları da canlı olarak birlikte gömülürdü.
Tarihi kaynakların dışında, arkeolojik çalışmalar da Hsiung-nuların (Hun) ölü gömme adetleri ve mezarları hakkında önemli bilgiler vermektedir ve arkeolojik veriler kaynakları desteklemektedir. Ağırlıkta olarak soylulara ait Hsiung-nu dönemi (M.Ö. 3-M.S. 2.yüzyıl) kurganların mezar odalarının etrafı kütüklerle çevrelenmiş ve ortada da tabut yer almaktadır. Ölenle beraber gündelik eşyaları da gömülürdü. Hsiung-nuların mezar odaları İskit mezar odalarına benziyordu. Fakat Hunlar da tepe olmazdı. Hsiung-nu kurganları üst örtü açısından dikdörtgen ve dairesel planlı olmalarıyla ikiye ayrılıyordu (Purcell and Kimberly 2006: 23-27; Miller vd. 2008: 27-35; Miller vd. 2009: 301-314; Brosseder 2009: 249-267, fig. 8, 11-13; Brosseder 2011: 234-240; Baumer 2014: 30-33). Dikdörtgen planlı olanlar genellikle mezar odasına doğru terraslar halindeydi ve dromosluydu (koridorlu giriş) (fig.20-21). Bu giriş koridorunun yani dromosun, aşağıdaki mezar odasıyla bağlantısı yoktu. Dikdörtgen planlı mezarların uzunluğu (dromosla beraber) yaklaşık 85 m.’ye, dairesel olanların çapları da 30 m.’ye kadar olabiliyordu. Dikdörtgen mezarlar toprak yüzeyinden yaklaşık 1.5 m.’ye kadar yükselerek topraktan platform oluştururdu. Mezarlık alanı taşla örtülürdü. Dromoslu girişler güney yönündeydi. Çukur aşağı doğru ters piramit şeklinde basamaklı giderdi. Bazı örneklerde de huni şeklindeydi. Her basamağın yüzeyi genellikle taşlarla örtülürdü. Bu katlar birden fazlası olabiliyordu. Mesela beş katlı olanları da bulunuyordu. Bu mezarlarda kurban edilmiş hayvan iskeletleri bulunmuştur. Bu hayvanlar arasında başta at olmak üzere öküz, inek, koyun ve keçi iskeletleri bulunmaktadır. Bu iskeletler genellikle mezar odasının dışında ve kuzeyinde yer almaktaydı. Bu durum Altaylardaki İskit kurganlarını hatırlatmaktadır. Tabutun dışında bronz ve demirden atlı araba parçaları ile at koşum takım parçaları ve metal kaplar (doğu), bronz kazan, seramik saklama kapları (kuzeyde), lake kaplar (kuzeyde) ve altından güneş ve ay (kuzey) bulunmuştur. Ayrıca altından takılar, süslemeler, altın, gümüş, nefrit ve kemikten kemer parçaları, bronz aynalar, tekstil, keçe halı gibi eserler bulunmuştur. Genellikle ahşaptan mezar odaları iç ve dış ve ortalarında tabut olmak üzere üç bölümden oluşmaktaydı. Daha küçük mezarların odaları, ahşaptan tek mezar odası ve içinde bir tabut olmak üzere iki bölümden oluşmaktaydı. Bazen tabut olmadan ahşaptan iki mezar odası da bulunmaktaydı. Genellikle girişi güneyde olan kurganların mezar odaları kuzeye yönelmişti. Daha önce belirttiğimiz gibi Çin kaynaklarına göre Hsiung-nularda kuzey ve sol kutsaldı. Hsiung-nularda çukur içinde taş levhalardan mezar odaları da yapılıyordu. Mezardaki buluntular arasında bronz aynalar, lake seramikler ve bazı madeni ve metal eserler muhtemelen Çin’den gelmiştir. Aynaların ataların yaşadığı yeri temsil ettiği düşünülmektedir.
İskitlerdeki kurgan kuruluşu genel hatlarıyla Hsiung-nularda devam etmiştir. Mesela ahşaptan mezar odalarının konstrüksiyonu benzerlik göstermekteydi. Fakat İskitlerdeki mezarların üzerindeki yüksek tepeler, Hsiung-nularda yoktu. Ayrıca İskitlerde kurganlarda görülen dromos geleneği Hsiung-nularda devam etmiştir. Fakat İskitlerde dromos mezar odasına kadar giderken, Hunlarda mezar odasına ulaşmıyordu. Düşüncemize göre mezar soyguncularına karşı uygulanan bir metottu. Çünkü bir çok mezarın Antik Çağ’da soyulduğu bilinmektedir. Bu yüzden İskitlerde ve Hunlarda kurganlar genellikle yaşam alanlarından çok uzağa inşa edilirdi. Hatta M.S. 5. yüzyılda ölen Atilla’yı değerli eşyalarla beraber gömenler öldürülmüştür. İskitlerde görülen mezarların üzerine yüksek tepeler yapma geleneği Çin kaynaklarının belirttiği gibi Hsiung-nularda görülmemiştir. Hsiung-nular genellikle az yükseltili taşlardan örtü yapıyorlardı. Hunlarda mezar çukurlarında görülen kademeli teras sistemi İskitlerde yoktu. Bu teras sisteminin amacı muhtemelen mezarın içini sağlamlaştırmak ve yıkılmayı engellemekti. Ayrıca İskitlerde mezarlarda görülen heykel koyma geleneği Hsiungnularda yoktu.
8. yüzyıldan Kül Tegin yazıtında (Ross-Thomsen 1930a; Ergin 1988; Tekin 2010: güneydoğu; Liu Mau-Tsai 2011: 591) ölen için göğün hayattaki gibi olacağı kaydedilmiştir. Çin kaynaklarından Çov-şu ve Sui-şu’da (Liu Mau-Tsai 1911: 22-23, 64) 6 ve 7. yüzyıllarda Doğu Tuküelerde, biri ölünce cesedi çadıra koyarlardı. Ölenin ailesi ve akrabasından her biri birer koyun, öküz ve at kesip kurban olarak çadırın önüne koyardı. Sonra atlarına binerek çadırın çevresinde ağlaşıp bağrışarak yedi kez dönerlerdi ve çadırın önüne geldiklerinde ise bıçakla yüzlerini yaralarlardı. Kanla gözyaşı birbirine karışırdı. Sonra da bir gün belirleyip cesedi, atı (cesedi atın üzerine koyarak yakarlardı) ve eşyaları ile birlikte yakıyorlardı. Toplanan küller uygun zamanda yani kişi ilkbahar ya da yazın öldüyse çimenlerin ve yaprakların sarardığı mevsimde, kişi sonbahar ya da kışın öldüyse bitkilerin tohumlanması ve açma mevsiminde bir çukura gömülüyordu. Mezara bir direk dikerler ve duvarlarında ölenin resmi ile savaşlarının canlandırıldığı sahnelerin (petroglif ?) yer aldığı bir oda yaparlardı. Mezara kişinin öldürdüğü insan kadar taş konulurdu. Defin günü akrabaları kurbanlarla gelirler ve mezarın etrafında dönüp yüzlerini bıçakla çizip yaralarlardı. Kurban kestikleri hayvanların kafalarını direğe asarlardı. O gün kadınlar ve erkekler en güzel kıyafetlerini ve takılarını takarlardı. O sırada bir erkek biri kızı beğenirse eve dönerek ailesinden birini kızın ailesine gönderirdi ve kızın ailesi de genellikle kabul ederdi. Babanın ya da babanın erkek kardeşlerinden biri öldüğü zaman, ölen kişinin oğulları erkek kardeşleri ya da yeğenleri, üvey anneleri, teyzeleri ya da baldızlarıyla evlenebiliyordu. Eğer bir baba ya da büyük kardeş ölmüşse o zaman oğlu ya da küçük erkek kardeş, üvey anneyi ya da görümceyi kendisine eş olarak alabilirdi. Ancak yaşlı kuşaktan erkekler, kendilerinden daha genç kadınlarla evlenemiyorlardı.
Çin kroniklerinden T’ang-şu’da (Liu Mau-Tsai 2011: 271, 596), T’anglar devrinin başlarında 628 yılında imparator T’ai-tsung, daha önce T’u-küelerde ölü yakma adeti olduğunu fakat bu adeti bırakıp ölüleri gömdükleri ve mezar tepesi yaptıklarını. Bunun atalarının talimatlarına karşı geldikleri, tanrılara ve ruhlara hakaret ettikleri anlamına geldiğini belirtmektedir.
T’ang-şu’da (Liu Mau-Tsai 2011: 250-252, 317), 731 yılında ölen Kül Tegin ile ilgili cenaze töreni anlatılmaktadır. Çin imparatoru elçileri aracılığı ile Kül Tegin (K’üe Te-le, K’üe Te-k’in) için baş sağlığı dilemiş. İmparator onun için yazılı bir mezar taşı diktirmiş. Ayrıca onun için bir heykel ve dört duvarı ölenle ilgili savaş sahnelerinin olduğu bir tapınak yaptırmıştır. Bunun için altı ünlü ressamını göndermiştir. Çin imparatoru (Liu Mau-Tsai 2011: 318, 497-498) 734 yılında ölen Bilge Kağan (P’i-kia, Mo-ki-lien) için de yazılı mezar taşı, tapınak ve duvar resmi yaptırmıştır. Bunlar için özel kişiler göndermiştir. Ayrıca imparator adına başsağlığı dilemesi ve cenaze törenini yönetmesi için bir general, imparator tarafından gönderilmiştir.
Bu cenaze törenleri ile ilgili olarak Orhun yazıtları da T’ang-şu kaydını destekler nitelikte bilgiler vermektedir. Kül Tegin yazıtında (Ross-Thomsen 1930a; Ergin 1988; Tekin 2010: güney. 11-13, kuzey. 11-13, kuzeydoğu) benzer ifadeler kullanılmıştır. Yazıtta, Kül Tegin’nin mezarı için Çin imparatoru, duvar resimleriyle süslü mezar yapısı ve yazılı mezar taşı yapılması için ressam ve ustalar gönderdiği kaydedilmiştir. Ayrıca çeşitli bölgelerden yasçılar, ağlayıcılar ve temsilciler
geldiği ve Çin imparatorunun çok sayıda altın ve gümüşten oluşan bir hazine gönderdiği belirtilmiştir. Benzer bilgiler Bilge Kağan yazıtında da (Ross-Thomsen 1930; Ergin 1988; Tekin 2010: kuzey. 14-15) yer almaktadır.
T’ang-şu kaydına göre (Liu Mau-Tsai 2011: 470) 7. yüzyılın ilk yarısında (628’den sonra) T’u-küelerin idaresinde olan göçebe Ki-tan’lar da ise daha değişik cenaze törenleri vardı. Bunlar da mezar tepeleri yoktu. Ölüler bir arabayla büyük bir dağa götürülüyor ve bir ağacın üzerine konuluyordu. Çocukları veya torunları öldüğünde ebeveynleri sabah akşam ağlıyorlardı. Fakat ebeveynler öldüğünde çocuklar ağlamıyordu.
Arkeolojik incelemeler, tarihi kaynakların erken Orta Çağ’daki Türklerin ölü gömme adetlerini genel hatlarıyla destekler niteliktedir. Detaylı bir şekilde incelenen Kül Tegin ve Bilge Kağan anı mezar kompleksleri (Jisl 1963; Smahelova 2014; Bahar 2009) bize T’u-küelerin cenaze törenleri hakkında detaylı bilgi vermektedir(fig. 22). Her iki kompleks de benzer kuruluşa sahiptir. Kompleksler geniş bir temenos duvarı içinde yer almaktadır. Kompleksler doğu-batı istikametinde uzanmaktadır. Komplekslerin batısında ortası oyuk dörtgen planlı bir sunak taşı ile Bilge Kağan kompleksinde görüldüğü üzere sunağın kuzeyinde, taş levhalarla duvarları meydana getirilmiş dörtgen planlı ufak bir anı mezar yer almaktadır. Bilge Kağan kompleksinde sunakla mezar arasında kayıtların da belirttiği üzere muhtemelen Çin’den tören için getirilmiş altın, gümüş, bronz, demir ve kurşun eserlerden bir hazine bulunmuştur. Çin kaynaklarının belirttiği ve arkeolojik verilerin de desteklediği üzere komplekslerin ortasında kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla içinde liderlerin ve eşlerinin heykellerinin bulunduğu birer dörtgen planlı tapınak yer alıyordu. Bu tapınaklar Çinlilerde de görüldüğü gibi muhtemelen atalar kültüyle bağlantılı olarak bir atalar tapınağı idi. Bu kalıntılar muhtemelen kayıtlarda Çin imparatorunun iki lider için yaptırdığı ve içini ölenlerin hayatıyla ilgili olarak resimlettirdiği tapınaklardır. Kalıntılardan tapınakların iç mekanının, lider ve eşlerinin heykellerinin bulunduğu merkezi naos etrafında çevre koridorundan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Bu iç plan, ritüel amaçlı planlanmıştır. Bu merkezi planlı çevre koridorlu plan şeması Asya’da özellikle Budist ve Zerdüşt tapınaklarında geleneksel bir plan tipiydi (Çeşmeli 2014). Bu plan şeması muhtemelen Budist tapınakları geleneğinde yapılmıştır. Tapınakların doğusunda ise girişe doğru liderlerin hizmetlilerini temsil eden taş heykeler karşılıklı iki sıra halinde sıralanmıştır. Bunların sonunda yani girişin başında, taştan mezar yazıtı uzun ömrü temsil eden bir kaplumbağa kaidesinde olup (fig. 23) üzerinde de Türkçe ve Çince yazılar bulunmaktadır. Taşın üst kısmında koruyuculuğu temsil eden ejderha ile adak hayvanı dağ keçisi figürü yer almaktadır. Komplekslerin doğusundaki giriş kapılarının iki yanında ise yine adak hayvanı olan koç heykelleri bulunmaktaydı. Kapıdan itibaren doğuya doğru, liderlerin sonraki yaşantısında hizmet etmesi için öldürdüğü düşmanları temsil eden taşlar (balbal) sıralanmıştır. Türklere ait bu mezar kompleksleri genel hatlarıyla Çin mezar kompleks (Smahelova 2014: 86-94, fig. 19-24) geleneğindedir.
Moğolistan’da Orhun bölgesindeki Kül Tegin kompleksinde bulunmuş olan ve muhtemelen Kül Tegin’ne ait taştan baş heykelindeki başlığın üzerindeki kuş figürü ile Bilge Kağan kompleksinde bulunmuş olan altından tacın üzerindeki kuş figürü, yukarı da detaylı olarak anlattığımız (s. 54) muhtemelen koruyuculuğu, iyi şansı ve ölümsüzlüğü temsil eden mitolojik göksel fenghaung (feniks) kuşuyla bağlantılı gözükmektedir (fig. 24). Bazı araştırmacılar (Jisl 1963: 395, 399) heykelin başındaki kuş motifinin kartal olabileceğini ileri sürmektedir. Fakat kuşun başında Bilge Kağan tacında olduğu gibi ibik ya da sorguç bulunmaktadır. Ayrıca heykeldeki ve taçtaki kuş motifleri bir yırtıcı kuş gibi değil aksine zarif ve narin bir kuş olarak gösterilmiştir. Türk liderlerine ait eserlerde görülen bu kuş figürü muhtemelen efsanevi imparatorluk kuşu olan göksel ölümsüz fenghuang kuşudur (feniks). Bu melez görünümlü mitolojik kuş, bazı Çin kaynaklarına göre tavuğa (ya da kümes hayvanı) benzemekte olup olup bazı kaynaklara göre de önü kuğu, boynu yılan ve başı tavuğa (ya da kümes hayvanı) benzemektedir. Çin’de özellikle saray çevresinde saygın bir yeri olan ve muhtemelen koruyucu özelliği olan bu efsanevi kuş, sanat eserlerine sıkça yansımıştır. Bu kuş, Çin mezarlarında da sıkça karşımıza çıkmaktadır. Çin eserlerinde fenghuang gayet zarif bir şekilde ibikli ya da sorguçlu olarak gösterilmiştir. Çin taçlarında da (Walker 2010: fig. 6) fenghuang figürü kullanılmıştır. Muhtemelen Çinli ustaların elinden çıkmış Türk liderlerine ait heykelde ve taçta, kanatlarını iki yana açmış olan kuş figürleri ölümsüz göksel fenghuang kuşudur. Liderlerin taçlarında yer alan bu mitolojik kuşun muhtemelen koruyucu özelliği bulunuyordu. Orhun bölgesinde bulunmuş olan doğu Türklerine ait bazı mezarların duvarlarında ibikli ya da sorguçlu, kanatları iki yana açılmış zarif çift kuş figürleri görülmektedir (Tika 2001: 179-180, 288-289, 293-295; Stark 2008: 122, fig. 34; Baumer 2014: 184). Orta Çağ Çin sanat eserlerinde de (Walker 2010: fig. 4-7), fenghuang bazen çift olarak gösterilmiştir. Çin mezarlarında Demir Çağı’ndan itibaren görmeye başladığımız fenghuang kuşu tip olarak Türklerde uygulanan kuşlarla yakından benzerlik göstermektedir. Türklerin mezar duvarlarındaki geleneksel çift kuşla muhtemelen fenghuang temsil edilmektedir. Erken Orta Çağ’da Türkler ölenlerin ruhlarının göğe uçup gittiğine inanırlardı (Ergin 1988; Tekin 2010: Kül Tegin. güneydoğu). Çin inanışına göre de (Groot 1901 IV: 315-316; Groot 1908 V :634-635) ölen kişinin ruhunu kümes hayvanı tipinde sülünün renklerinde kuş ile horoz veya kuzgun (ya da karga) gibi kuşlar temsil etmektedir. Bazı Doğu Türk mezar duvarlarında ve bazı Batı Türklerine ait taş heykellerde kartal, doğan veya şahin gibi yırtıcı kuş tipinde genellikle profilden tek kuş da görülmektedir (Radlov 1892: fig. 15.2; Şer 1966: 113-114, 116, tab.23; Stark 2008: 122, 131 fig. 34.b, 42.a-f; 7- http://bitig.org). Türklerdeki bu kuş figürleri ise muhtemelen ölen kişilerin ruhlarını ve göğe yükselmelerini temsil etmektedir.
Orhun yazıtlarından ve Çin kaynaklarından anlaşıldığı kadarıyla bu komplekste yer alan tapınak, heykeller ve mezar yazıtları Çin’den özel olarak gelmiş usta ve ressamlar tarafından yapılmış ve Bilge Kağan kompleksinde bulunan hazineler de cenaze için özel olarak Çin’den gelmiştir.
Altay ve Orhun bölgelerinde T’u-küeler devrinden kalma çok sayıda ufak anı mezar tespit edilmiştir (Fig. 25) (Radlov 1892; Tika 2001; Bourgeois vd. 2007: 47-50; Jacobsem-Tebfer 2008: 34; Stark 2008). Bunlar genellikle dörtgen planlı olup taş levhalarla çevrilmişlerdir. İçlerinde ufak taşlar bulunmaktadır. Bunlar kuzey-güney istikametinde sıralanıyorlardı. Çin kayıtlarından, Türklerin ölenlerin anılmaları için mezara, duvarlarında ölen kişiye ait resimlerin olduğu bir mekan yaptığı bilinir. Ayrıca yine Altaylardaki İskit kurganlarında gördüğümüz gibi bu anı mezarların doğusunda büyük taşlar (balbal) uzanıyordu. Taşların doğuya doğru sırlanması muhtemelen Türklerdeki doğudan doğan güneşin kutsallığı ile ilgilidir. Çin kaynakları Türklerin, ölen kişinin mezarına öldürdüğü kişi kadar taş koyduğunu yazmaktadır. Bu mezarların doğusuna antropomorfik görünümlü taş heykel konulurdu. Bu taş heykeller İskitler de olduğu gibi ölen kişiyi temsil etmekteydi. Gayet primitif işlenmiş bu heykellerde yüzler, omuzlar, kollar, bacaklar, kıyafetler, kemerler ve bunlara takılı silahlar (kılıç), ellerindeki kadeh ve kaseye kadar taşa işlenmiştir. Bu mezarlar daha çok liderlere ve ileri gelenlere aittir.
Araştırmacılar (Jisl 1963: 399-402; Bahar 2002: 325-326; Baumer 2014: 184-185) genellikle içindeki buluntuların yetersizliğinden dolayı kenarları taş levhalarla çevrilmiş olan dörtgen planlı T’u-külere ait mezarların sadece anı niteliği olduğunu ve gerçek mezar olmadığını ifade etmektedir. Gerçek mezarların başka yerde olduğunu düşünmektedirler. Yine genellikle Kül Tegin ve Bilge Kağan mezar komplekslerinin de anı niteliğinde olduğu düşünülmektedir. Yapılan incelemerde mezarların içinde ufak bir çukur ve bunun içinde kömür, kül, taş, toprak bulunmuştur. Mezarların içinde taban seviyesinde ağaç parçaları, at başı iskeleti (çene kemiği), bir koçun omurga kemiği bulunmuştur. Yan taş levhaların üzerinde insan ve hayvan figürleri ile bitkisel ve geometrik motifler bulunmaktadır (Tika 2001: 178-179, 288-289, 293-295,303; Stark 2008: fig. 33-36; Liu Mau-Tsai 2011: 603). Fakat araştırmacılar insan külü ya da kemik kalıntısı bulunmadığını belirtmiştir. Bu yüzden bunların kurbanların sunulduğu anı mezar olduğu ve ölülerin de yakın bir yerde gömüldüğü düşünülmektedir. Çin kaynaklarında ölü, atı ve eşyaları ile birlikte yakılır ve külleri yaklaşık altı ay sonra bir çukura gömülür, mezara bir ağaç direk dikilir ve üzerinde ölenin hayatı ile ilgili resimlerin olduğu bir mekan yaparlardı. Mezara ölünün öldürdüğü kişi kadarda taş konurdu. Kurban ettikleri hayvanların başlarını da direğe asarlardı. Arkeolojik buluntularla kaynaklardaki bilgiler paraleldir. Düşüncemize göre bu mezarlar sadece anı değil insanların ataları için ziyaret ettiği kurban verdiği gerçek mezarlardır. Arkeolojik verilerde insan küllünün tespit edilememesinin ölü küllerinin eşya ve hayvan külleri ile karışması ve zamanla muhtemelen kaplara konmayan karışık kömürleşmiş küllerin toprakla karışması olabilir. Dolayısıyla Kül Tegin ve Bilge Kağan kompleksleri de gerçek mezar niteliğindedir. Çin kaynakları T’ang dönemi başında 628 yılında Türklerin ölü yakma adetini bıraktıklarını, ölülerini gömdükleri ve mezar tepesi yaptılarını kaydetmektedir. Bu kayıtlarda Çin hükümdarının bu duruma çok kızdığını, Türklerin eski geleneklerini bırakarak tanrılara ve ruhlara saygısızlık yaptıklarını düşündüğünü kaydetmektedir (Liu Mau-Tsai 2011: 271, 596). Bu bilgilerden Türklerin kısa bir süre ölü yakma adetini bırakmış sonrasında tekrar eski geleneklerini devam ettirmiş olabileceğini düşünebiliriz.
T’u-küelerde cenaze törenlerinde uygulanan yas töreni, İskitler ve Doğu Avrupalı Hunlardaki (kaynaklara göre Doğu Asyalı Hsiung-nularda yas töreni yoktu) uygulamaları hatırlatmaktadır. Fakat T’u-küelerde ölü gömme adeti daha farklıydı. İskitlerde ve Hunlarda ölü toprağa gömülürken T’u-küelerde yakılırdı ve külleri toprağa gömülürdü. Ayrıca muhtemelen Hsiung-nular gibi onların da mezar tepesi yapma geleneği yoktu. Mezar tepesi yapma geleneği İskitler ve Eftalitlerde uygulandığı gibi Asya steplerindeki çeşitli göçebeler, Kuzey Avrupalı göçebeler ile Çinlilerde de uygulanmıştır. Ölen kişilerle beraber hayatta kullandıkları nesneler, atlar ve hatta İskitler ve Eftalitlerde olduğu gibi bazen ona bağlı olan kişiler de gömülüyordu. Bu da hayatın öldükten sonra da aynı şekilde devam ettiğini düşündüklerini gösteriyordu. Defin öncesi ölüyü ayrı bir çadırda bekletme ve bu esnada atlarla etrafında dönme geleneği Avrupalı Hunlarda ve T’u-küelerde benzerlik göstermekteydi. Ayrıca Hsiung-nular ve T’u-küelerde atalar inancıyla bağlantılı olarak ölenler için anı olarak atalar tapınağı (mezar tapınağı) ve mezar mekanı inşa etme geleneği bulunuyordu. Böylece sonraki yıllarda insanların buraları ziyaret ederek ölenleri anması sağlanıyordu ve ölenler için kurban veriliyordu. Çünkü ölenlerin ruhlarının yaşadığı ve öteki dünyada yani gökte yaşamlarının devam ettiği düşünülüyordu. Ayrıca İskitler gibi T’u-küelerde mezarlara öldürdüğü kişi kadar Balbal denilen taşlar konurdu. Bunlar da yine ölümden sonraki hayatla ilgili olarak ona hizmet etmesi için hizmetlileri temsil ediyordu.
Daha geç dönemlerde Türklerdeki ölü gömme adetleri yaşamaya devam etmiştir. Mesela, 10. yüzyılda (922) Türklerin arasına giden Arap seyyah İbn Fadlan (2013: 15) Oğuzlar hakkında detaylı bilgiler vermiştir. İbn Fadlan’a göre Oğuzlarda ölü gömme adeti genel hatlarıyla şöyleydi; Toprağa büyükçe bir çukur kazarlardı. Ölüye kıyafet giydirip, kemerini takar, yayını kuşandırır ve eline içinde şarap olan ahşaptan bir kadeh verirlerdi. Herşeyini getirip oda gibi mezarına koyarlardı. Sonra ölüyü de bu çukura oturtarak koyarlardı. Sonra da üzerine topraktan tümsek yaparlardı. Sonra hayvanlarının yanına gidip miktarınca öldürürlerdi. Bazen öldürdükleri hayvan sayısı iki yüzü bulabiliyordu. Başları, ayakları, derisi, kuruğu dışındaki etlerini yerler. Kalanları mezarın etrafına dikdikleri sırıklara asarlar ve bunların ölünün cennete giderken bineceği hayvanlar olarak görürlerdi. Öldürdüğü kişi kadar ağaçtan heykel yapıp mezarının başına dikerlerdi. Bunların onun hizmetçileri olduğunu ve cennette ona hizmet edeceklerini düşünürlerdi.
GÖÇEBELERDE DİNLER VE SINIFLANDIRMA




Yorumlar
Yorum Gönder